Ana Sayfa » Haberler » Güçlü Bir Millet Olmak

Güçlü Bir Millet Olmak

Liderlik ve halk iradesi

Denizcan DEDEMeksikalı devrimci Zapata’nın bir sözü vardır, “Güçlü halkların lidere ihtiyacı yoktur” diye. Bu sözü biraz ölçüp tartarak, toplumsal bir reçeteye varmak için yazıyorum bu yazıyı. Dünya geneline baktığımızda, varlığı teoriden ibaret olan tarih öncesi “komünal toplum”u saymazsak, her zaman liderlik mevcut olmuştur. Gelgelelim, liderlik kavramı mutlakıyetçileştikçe toplum köleleşmiştir. Bunun en iyi örneği Avrupa krallıklarıdır. Merkezi krallıklar ve kilise otoritesi kök saldıkça, halk köleleşmiş ve cahilleşmiştir. Benzeri, Osmanlı’da da, Selçuklu’da da olmuştur. Hükümdar otoritesinin en yüksek olduğu ve Türkmen boylarının dayanışmasının yerini güçlü bir saltanatın aldığı dönem, aynı zamanda halkın yavaş yavaş köleleştiği dönemdir. Günümüze bakarsak da, Tayyip Erdoğan şahsında Türkiye’de hiç görülmemiş bir kişi kültü ortaya çıktıkça “ıstırırım yalarım” diyen amca gibileri görmekteyiz, ayrıca hüloğ hezeyanları ve burada tam olarak anmak istemediğim “… kılıyık” çığlıkları yükselmektedir. Burada mizahi olarak anlatmak istediğim şu ki, Atatürk’ün bize bıraktığı mirası ne kadar hunharca harcasak da kör topal bir siyaset kültürü vardı bu ülkede. Liderler çıkıp canlı yayında tartışabiliyordu, liderler hakkında karikatürler çizilebiliyordu. Halk da bir lideri desteklerdi ya da desteklemezdi, ama şimdiki gibi bir körü körüne bağlılık söz konusu değildi. Toplum hiç bu kadar alçalmamıştı. Bu yazıda Tayyip Erdoğan’ı tartışmaktan çok, Erdoğan şahsında ülkenin yaşadığı gerilemeyi bir örnek gösteriyorum anlayacağınız. Lider kültünün sonucu, sokağa kefen diye perdeyle çıkan kitledir, veyahut Osmanlı Ocakları denen garabettir.

Türk tarihi, liderlik ve bir Avrupa kıyaslaması

“Hop bir dakika Denizcan kardeşim… Sen liderlik kavramına daha dünkü Tayyip’i baz alarak laf ediyorsun ama hayırdır bu toplum Atatürk ile Attila ile Fatih ile Alp Arslan ile yani belli başlı liderler ile anılmaz mı? Anarşik misin oğlum sen?” diyeniniz vardır elbet. O zaman Türk tarihini Atatürk döneminden başlayarak Türkistan bozkırlarının derinliklerine kadar incelemekte fayda var. Atatürk’ün bir sözü vardır ki benim de hayat felsefemdir. “Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız, doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.” Atatürk’ün liderlik anlayışı hiçbir zaman Bolşeviklerin “öncü”(vanguard) anlayışına benzemezdi, sıkça benzetilse de Jakoben yani tepeden inmeci de değildi özünde. Atatürk, kendini milletine hizmet etmeye adamış ve milletin “azim ve kararı ile” hareket eden bir liderdi. İmkânsız denen şeyleri başarmasına rağmen, görüyorsunuz, kendinde tek gördüğü üstünlük mensup olduğu millet!
Güçlü Bir Millet Olmak
Attila İlhan’ın “Komitacı değil Kongreci” makalesinde yazdığı üzere Atatürk istese pek âlâ kendine yakın subaylarla bir komita kurabilir, İttihatçı geleneği devam ettirerek ordu temelli bir şekilde halkı da hiç karıştırmadan, meclis falan kurmadan İstiklal Harbi verebilirdi, sonra ise ülkeyi demir yumrukla yönetirdi. Atatürk bunu yapmak yerine daha İstiklal Harbinde iken, halkın ileri gelenleri ile bir meclis kurup, daha o dönemde kendine muhalefete izin vermiştir. Harp döneminde bile bir iş yaparken, bir taşı bir yerden bir yere koyarken halka sormuştur. Attila İlhan, bahsettiğim makalesinin bulunduğu “Hangi Atatürk” kitabında bu durumu Atatürk’ün Robespierre veya Marat gibi Fransız devrimcilerine benzediğini ve 1789 geleneğinden etkilendiğini söyleyerek açıklıyor. Hani Fransızların öyle bir “meclis toplama” geleneği vardı ya… Evet, o dönemde birinci yabancı dili Fransızca olan bir insan olarak Fransız devrimlerinden, 1789 olsun 1848 olsun Paris Komünü olsun etkilenmemesi imkansızdı, sonuçta Atatürk’ü etkileyen isimlerden Namık Kemal, Fransız Devriminin efsane marşı “Le Marseillaise”yi Osmanlıca’ya çeviren, Paris Komününü savunan bir yazı da yazmış olan bir münevverimizdi. Ama unutmamak gerekir ki, Atatürk belki İrade-i Milliye başta olmak üzere çoğu kavramı Fransız Devriminin kavramlarından çevirerek alsa da, bu devrimi yapmasını sağlayan ruh kesinlikle Fransız Devriminden çıkmamıştı. Fransızlar sayesinde sadece hali hazırda bizde bulunanın adını koymuş olduk. Türk tarihi üzerine okuyan ve Türkistan sahasına yoğunlaşmak isteyen bir tarih öğrencisi olarak söylüyorum, Türk devletlerinin tamamı kuruluş aşamasında “boylar konfederasyonu” yapısındaydı, buna şu an Türk devleti değil de onun bunun kırmasıymış gibi gösterilmek istenen Osmanlı da dâhil. Zaten devlet, otoritesini merkezileştirdikçe gerek Selçuklu’daki Babai isyanı olsun gerek ise Osmanlı’daki Celali Ayaklanması olsun, Türkmenler ile devlet çatışmaya başlamıştır. Ters bir örnek ise Kazak Hanlığıdır, her ne kadar güçlü bir Kağan ve (batılıların terimi ile) “mutlak monarşi” olsa da, her zaman boylar dayanışmasına dayanan bu Kağanlık, Rus akınlarına uzun süre direnmeyi başarmıştır ve Kağan Kenesarı her ne kadar sonunda Rusların hilesi ile öldürülse de Türkistan’da Ruslara kök söktürmüştür. Çünkü yanında halk vardı ve halk devlete bir “dayanışma” ile bağlıydı. Tarihte varsayımları sevmesem de, Ruslarla o dönemin Kazakları teknik olarak eş olsaydı(Rusların toplarına, barutuna, dumanına karşı Kazakların kılıç, ok ve yayı vardı), Ruslar değil Moskova’ya, te Baltık kıyılarına kadar kaçacak durumda olabilirdi. Kazak Hanlığı şu anki ilgi alanım olduğu için kısa bir örnek verdim, boylar dayanışması örneği Osman Gazi ve Ertuğrul Gazi dönemindeki Osmanoğullarında da, Göktürklerin her iki döneminde de vardı. Meclis kavramını tam karşılamasa da, her zaman Türklerde bir kurultay geleneği vardı. Özellikle eskiye gittikçe, Kağan’a yetkiyi verenin Kurultay olduğunu görürüz. Velhasılıkelam, Atatürk’ün yaptığı da tarihin kendisini tekerrür etmesiydi. Osmanlı merkezileşti, otoriterleşti, ama sonra yeni bir Türk başçısı çıktı ve atalarının yaptığı gibi “kurultay”/”meclis” usulü ile kocayan devletin küllerinden yeni bir devlet doğurdu.
Bu kadar tarih dersi yetti mi diyorsunuz? Hayır, yetmez, Avrupa tarihine geri dönüyoruz. Açıkçası Batı’yı gezip gören, yabancı arkadaşları olan herkeste bir şaşkınlık oluyor oradaki sistemin oturmuşluğu konusunda. Özellikle kendimize kıyaslayıp kıyaslayıp hayıflanmıyor muyuz “yahu orada sistem oturmuş eğitimde olsun siyasette olsun, biz neden halen oturtamadık” diye? Hah, onun sebebi belli kardeşim, öğrenmek istiyorsan şimdi başlıyor ufak bir tarih dersi. Fransız devrim(leri)inden bahsettik ya? Orada bir 1789 olup hop diye cumhuriyet kurulmadı kardeşim. Adamlar önce 1789’da bir devrim yaptılar, devrim işi kaosa varınca başlarına kendini imparator ilan eden Napolyon çıktı, sonra tekrar eski hanedan döndü ama cumhuriyet artık meşruti olarak kabul edilmişti, sonra 1848’de daha fazla hak için halk tekrar ayaklandı, sonra o bastırıldı, sonra resmen halkın kendi kendini yönettiği bir “komün” olan Paris Komünü 1871’de kuruldu, falan feşmekân derken günümüz demokrasisini uzun ve kanlı bir süreç sonunda kazandılar. Her devrimden sonra, “alt sınıflar” biraz daha hak kazandı, kendileri kan dökerek kazandılar bunu. İlk devrim sonucunda Burjuvazi oy kullanabiliyordu, sonrasında işçiler de oy kullanmak istediler, bir devrim daha, bir devrim daha derken halkın temsil oranı bu ayaklanmalarla arttı. İngiltere’de de keza şimdiki meclis sisteminin oturması, 17. yy’daki İngiliz İç Savaşı ve kısa süreli İngiliz Cumhuriyetinden dolayıdır. 1848’de ise(bastırılsa da) bu devrim furyası Almanya’dan Romanya’ya kadar yayıldı. Kısacası, Batılılar haklarını hep kanlı bir süreçle kazandıkları ve bedel ödedikleri için kıymetini biliyorlar sahip oldukları hakların. Kendimize dönelim. Bizde ne oldu? Atatürk, sıfır imkânla tüm emperyalistleri püskürttükten sonra tüm bu devrimleri kendi eliyle yapmak için kolları sıvadı. Türk kadını, (o kadar devrime rağmen) Fransız kadınından on küsür yıl önce seçme ve seçilme hakkını kazandı, İsviçreli kadınlardan ise 50 küsür sene önce! Grev hakkı İzmir İktisat Kongresi ile verildi, halbuki Türk işçisi Fransız işçisi gibi kan dökerek kazanmadı bu hakları. Yani Atatürk, durgunlaştırılmış ve kendini bir lidere bağlı hisseden Türk halkına bu koşulları kendisi bahşetti. Şimdi iki pencere açacağım. Birincisi, maalesef ki Attila’nın önderliğinde “boylar dayanışması ile” Roma’yı dize getiren, 40 kişinin başlattığı Kür Şad ayaklanması ile Çin’e diz çöktüren Türkler, eski güçlü zamanlarında değiller. Hatta daha dün domuz ağıllarında uyuyup, kilisenin ve kralın kölesi olan Avrupalılar maalesef bizden çok daha “güçlü” toplumlar. Atatürk de bunu bilerek Türklere bu hakları verdi ki, halkı kendinden sonra bir üst seviyede devam etsin ve bu devrimlerin devamını getirebilsin diye. Onu anlayabildik mi, devrimlerinin üzerine bir şeyler koyabildik mi? Maalesef hayır. İkinci pencere ise şu, Avrupalıların aksine toprağa bağlı bir tarih geçmişimiz yok ve her ne kadar çoktan yerleşik hayata geçsek de bilinçaltımızda halen göçebeyiz. Çoğumuzun birkaç nesil öncesi yaylak kışlak geleneğini devam ettiren konargöçer Türklerdi yahut hayvancılıkla uğraşan köylülerdi. Avrupalılar, ekonomik süreçler sonucunda, feodalizmden kapitalist topluma geçiş aşamasında(özellikle Coğrafi Keşifler sonrasında) “isyancı” olmayı öğrendiler yoksa Türk toplumunun hiç olmadığı kadar koyun bir toplumdular, kilise ve monarşiye gıkını çıkaramazlardı belli ekonomik değişiklikler yaşanmasaydı. Yani sonradan kazandıkları bir meziyet bu, genlerinde olduğundan değil! Ne biliyoruz ki, şimdiki ekonomik düzen olmasa Suriye’den beter olmayacaklarını? Biz ise, gerektiğinde Kağan’ı bile yerinden indiren bir Kurultay geleneğine sahip bir soydanız, isyancı olabilmek ve bozuk gidişata dur diyebilmek kanımızda var.
Özetle demek istediğim şu, Türk milleti olarak en az son 500 yıldır “bir lider” arayışındayız, kendimize güvenmiyoruz. Nedense kendimiz ayağa kalkmayı, kendimiz hakkımızı aramayı düşünmüyoruz. Gelgelelim, biraz “asi” bilince sahip olsak ve haksızlığa birinin yol göstermesine gerek olmadan karşı çıkabilsek, zaten toplumun kendisi kendini yola getirir. Kendi hakkımızı kendimiz arayacak kadar “güçlü” olamadıkça, iktidarlar değişir ama sömürü ve talan baki kalır. Ey Türk evladı! Şairin dediği gibi “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” birbirine kenetlenmen, kendi göbeğini kendin kesmen o kadar mı zor?

Ahıska Türkleri'ni biliyor musunuz?

Yazar: denizcan

4 yorum

  1. Yazını genel olarak beğendim Deniz Can Bu kötü körüne bağlılık beni de ziyadesiyle çok üzüyor .

  2. Bir problem bu kadar güzel anlatılamazdı. Tebrik ederim sizi Denizcan Bey.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir