Ahıska TürkleriHaberlerKöşe YazısıManşet

Kalem ve Kağıt

Uzun yıllar önceydi. Çizgili bir deftere ilk kelimeleri yazdığım dönemler. Daha ilkokul sıralarındaydım. Küçük manasız hikayeler yazdığım dönemlerdi. Yazı yazmak kavramıyla ilk kez o günlerde tanışmıştım. O sırada tatmıştım bu güzel kavramın tadını.
kalem ve kağıt
Aradan yıllar geçti. Saymayı bıraksam da yazmayı bırakmadım. Farklı kişiliklerin yazısal karakterlerini inceleyerek kendimi geliştirmeye çalıştım. Sonra bir adam çıktı karşıma. Belki de yazı dünyama dair en güzel andı bu tanışma. İlham alınabilecek kadar engin bir denizin kaynağıyla tanışmıştım. Her ne kadar “Milli Şair” diye anılsa da ismi Mircevat Ahıskalı idi bu adamın. Onu taklit ettiğim günler çoktur yazı anlamında. Onun gibi olmaya çalıştığım günlerde çoktur. Bir gün bu önemli adam bana hitaben bir cümle kullandı. Bugüne kadar gazeteci, yazar, şair gibi ifadeleri reddetmiş ve kendimi hep öğrenci olarak tanımlamış bir kişi olarak itiraz etmedim. İlk kez itiraz etmemiştim. Tanımlama o kadar mükemmeldi ki hakkını vermeye, gerçek bir “satirik yazar” olmaya çalıştım. O günden sonra vizyonum biraz daha genişlemiş Hocam dediğim adamın üstü kapalı yönlendirmesiyle “satirik yazar” olmak için kendimi geliştirmeye karar vermiştim. Artık bir hedefim vardı. Bugün size bu hedef doğrultusunda sanal bir kağıda sanal bir kurşun kalemle karalama yapacağım. Satirik kavramının hakkını vermeye çalışacağım.
 
Hayatım boyunca ben demiştim kelimesini kullanmaktan nefret ettim. Çünkü başı “umarım yanılırım” ile başlayıp sonu haklı çıkınca oluşan hüsranla biten bir olayın son halkasında kullanılan bir kelime oldu benim için. İşte bu yüzden sevemedim yıllardır. Lakin karşılaştığım an ise çok oldu. Bu karşılaşmalar ise benim ileri görüşlülüğe dair yatkın bir yeteneğimin ortaya çıkışıyla olmadı asla. Zira ben kendimi ileri görüşlü olarak hiç tanımlamadım bugüne dek. Bu karşılaşmalar aslında araştırma-analiz ikileminde kurulu bağa yönelik sonuçsal bir vargıyla oluştu hep. Bugün bir kez daha böyle bir karşılaşmanın ortasındayım.
 
Çatısal bir birliğin son demine yönelik sabotaj girişiminde bulunan bir insanın haykırışları sonucu çıkan ses dalgalarının karşı tarafta daha önceden oluşmuş başka bir çatısal birliğe yönelik yolculuğunu izliyorum sessizce. Ses dalgaları feryat yüklü olarak karşı tarafa yollansa da çıktığı yerde bulunan çatıya yönelik zararları maalesef sabotaj girişiminde bulunan kişi tarafından göz ardı edilmekte. Öyle ki oluşan ses dalgaları bazen kendi ait olduğu çatısal bir birliğin taşıyıcı kolonlarını sallamakta. Sallanan çatı ise bir gün daha fazla dayanamayıp ha düştüm, ha düşeceğim der bir vaziyette. Sesi çıkaran sabotaj sahibi ise bunu konuya yönelik tedbirsel bir girişimi ısrarla göz ardı etmekte.
 
Israr aslında başarı ile sonuçlanması beklenen bir hedefin en önemli etken maddesi olarak karşımıza çıkar genellikle. Lakin bazen öyle bir hal alır ki bu ısrar aslında; kin, nefret, tahrip, tasnif gibi kavramlar eşliğinde Farsça ve Arapça’ya yönelik bir hayranlıkla sizi haksız bir duruma düşürebilir. Her ne kadar matbu diye adlandırılan parasal karşılıklı yazı öbeklerinde yazı yazan bir kişi köşesinde, kendi isteğim doğrultusunda ismim yer almasa da kin, nefret, tahrip ve tasnif gibi betimleyici olarak kullandığım kelimelerin de aslen saydığım iki dile ait bir kökenden geldiğini bilirim. Şeffaflık adı altında yapılan girişimlerin nasıl yalınlığa dönüştüğünü, yalınlığın da nasıl yalnızlık kavramı ile soslanıp bir koltuk sahibine fikirsel anlamda hükümsel bir kıyafet olarak giydirildiğini de bilirim. Ama bilmediğim şeylerin varlığıdır beni asıl kaygılandıran. Zira Çoruh’un serin sularında gezintiye çıkan bir ve takma ismi ozan olan  mahlukun kişnemeleri insanlık namına alınabilecek paydanın ötesinde giz denen örtünün altında sakladıklarından ibarettir. Görsel anlamda yapılan bir girişimin bile ne kadar bedbaht bir hareket olduğu zamanla herkesçe anlaşılacaktır.
Aslında meselenin özü de burada ortaya çıkmaktadır. Yıllandıkça acılarla yoğrulan bir sürgünün kalıntılarına yönelik tarihsel yalanlarla insanlar üzerinden rant elde etmeye yönelik girişimde bulunanların güneş gibi bir yaşam kaynağına benzetilerek halka yönelik yapılan ihanet elbet bir gün ortaya çıkacaktır. Ancak kaybedilen zaman ve boşa harcanan emek bizleri karanlık bir kuyuya doğru sürüklemekte, inanç sahibi insanların yeşeren ümitlerini sona erdirmektedir. Yine de ben umuda yönelik ümitsel gelişimini tamamlamış bir insan olarak bundan sonra yazılarımda daha yalın bir dil kullanarak insanlara var olan şeyleri aktarmaya, onları bilgilendirmeye, onların inançlarını canlı tutmaya yönelik girişimlerime ses dalgalarının sahibine rağmen devam etme arzusundayım.
 
Anlatılacak onca şeyin varlığına rağmen bu yazıda anlattıklarımın bir kişiyi bağladığı ve onunda güneşinden alacağı yardımla bu yazıda ki mesajı doğru algılayacağı ümidiyle hepinizi selamlar, daha güzel yarınlarda Ahıska’ya daha yakın olma dileklerimi sunarım…
 
Not: Artık gereksiz meselelere çekilmek, ismimin kapalı ortamlarda benle hiç ilgisi olmayan isimlerle anılmasını bilmek yerine, Gürcistan ve Ermeni Lobisi tarafından son dönemde özellikle sistemli ve bilinçli bir şekilde Ahıska’da yaşayan Türklere yönelik davranışlara yönelik çalışmalar yapmak istiyorum. Umarım sabotaj sahibi dahil herkes Ahıskalıların çıkarları için artık biraz da dış dünya ile ilgili konular üzerinde durmayı öğrenebilirler.

Benzer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir