Tarih Salatası

Sürgünün 72. yılındayız. 2016’nın bitmesine saatler kaldı. Geçtiğimiz iki ay (Kasım ve Aralık ayları) farklı yayın organlarında Ahıska Türkleri‘nin sürgününe dair yazılar kaleme alındı. Sosyal medyada farklı kişilere ait hesaplar içerisinde paylaşımlar yapıldı. Paylaşımlarda genel anlamda aynı duyguları içeren ifadelere yer verildi. Arada ise tek bir fark vardı. O da sürgünün tarihine dair rakam! Bu yazıda bu rakamlara yönelik yanlışları önleme adına girişimde bulunacağım.

Kimi insanlar yaptığı açıklamalarda şu düşünceyi yansıtıyor: Çok mu önemli tarih? Kimi insanlar ise belge dedikleri “kağıt parçaları” ile 15 Kasım 1944 tarihini sürgün günü olarak ifade ediyor. Büyük bir çoğunluk ise 14 Kasım 1944 gerçeğini bile bile susuyor. İsteyen öfkelensin, isteyen kızsın, isteyen kırılsın. Hiçbir duygu ya da düşünce var olan bir gerçeği değiştirecek güçte değildir.

 

15 Kasım Mantığı

Bu ifadeyi kullanan ya da savunan isimlerin tek bir ortak noktası var. O ortak nokta Rus yazar Bugay’ın yazmış olduğu kitap. O kitapta yer alan ifadeler kitabı okumamış insanlar tarafından yüceltilerek önümüze konuyor. (1) Önüne konulanla yetinmeyi bilen insanların yapacağı şeylerdir bu tutum. Ve bize bu tutumu sergileyerek aslında ne kadar yersiz bir tespitte bulunduklarını kanıtlıyorlar. Sizi sürgün eden bir devletin “taraflı” ve “yanlış” belgelerini geçerli kılacak söylemlerle aslında esaret zincirine bir pranga vurduklarının farkında değiller. Her şey bir inat ya da bilgisizlik uğruna oluyor. Peki neden yanlış bu mantık? Öncelikli ele almamız gereken konu belge diye ifade edilen “kağıt parçaları”nda ki ifadelerdir. Düşünme yetisine sahip her insan o “kağıt parçaları”nda yazan ifadeleri “tarafsız” bir şekilde okuduğu zaman aynı kanıya varacaktır zaten.

  • Tahliye İfadesi: Belge denen “kağıt parçaları”nda hiçbir şekilde “sürgün” ibaresi geçmemektedir. O “kağıt parçaları”na göre Ahıska Türkleri “sürgün” edilmemiştir. Ahıska Türkleri o “kağıt parçaları”na göre “tahliye” edilmiştir. Türk Dil Kurumu “tahliye” kelimesinin “boşaltma” anlamı taşıdığını belirtir. Oysa “sürgün” farklı bir anlam taşır. Baştan sona “tahliye” ifadeleri ile dolu bir “kağıt parçası” bize belge olacak nitelikte olmaz. Bu “kağıt parçaları”nı önemseyerek “belge” diye kabul etmek ise kutsal dava dediğimiz “Vatana Dönüş” yolunda ki en büyük kaya parçası olarak karşımıza çıkar. Çünkü söz konusu “kağıt parçaları”nda yer alan ifadeleri kabul etmek “sürgün” gerçeğini inkar etmektir.
  • Nüfus Farklılıkları: Belge diye önümüze konulan “kağıt parçaları”nda 91.095 kişinin tahliye edildiği yazar. Lakin bu rakam sadece Ahıska bölgesini kapsayan bir rakam değildir. Acaristan Özerk Cumhuriyeti‘nde yaşayan insanlarda bu rakama dahildir. Zira yine o “kağıt parçaları”na göre 15-18 Kasım tarihlerinde Ahıskalılar, 25-26 Kasım tarihlerinde ise Acaristan‘da yaşayan insanlar “tahliye” edilmiştir. Oysa ki 15 Kasım Mantığı’na sahip insanlar 125.000 bin civarı Ahıskalının (Türk, Kürt ve Hemşin) “sürgün” edildiğini iddia ederler. Hatta bu mantığa sahip insanlar bazen rakam olarak 200.000 Ahıskalının (Türk, Kürt ve Hemşin) “sürgün” edildiğini de iddia eder. Aslında bu çelişkinin somut bir göstergesidir. Sonuç olarak o “kağıt parçaları”nı belge diye kabul eden bir zihniyetin aynı metinlerde yer alan rakamları inkar etmesi sadece çelişki kavramı ile açıklanabilir.
  • Olaylara İlişkin Farklılıklar: 15 Kasım Mantığı’na sahip insanlar sürgün edilen Ahıska Türkleri‘nin zorla ve hakaretlerle sürgün edildiğini iddia eder. Lakin belge dedikleri o “kağıt parçaları” ise bunun tam tersini söyler. Belge dedikleri “kağıt parçaları”nda net bir şekilde Tahliye işlemleri olaysız ve düzenli bir şekilde tamamlanmıştır ifadesi yer alır. Yani belge denilen “kağıt parçaları”na göre ne hakaret vardır ne de zorlama.
  • Askerlik: Başka bir yanlış ise insanların davranışlarında yer alır. 15 Kasım Mantığı’nı savunan insanlara göre “eli silah tutacak yaşta” olan bütün erkekler cephededir. İkinci Dünya Savaşı’nda Rus-Alman cephesinde savaşmaktadırlar. Lakin belge dedikleri “kağıt parçaları”na göre bu erkekler askerde değildirler. Çünkü o “kağıt parçaları”nda Ahıskalılar ile ilgili “kaçakçılık yapma, çete grupları oluşturma, casusluk yapma” gibi ifadeler yer almaktadır. Belge dedikleri “kağıt parçaları”na göre zaten bu suçlardan dolayı “tahliye” edilmişlerdir.

Çok mu önemli tarih?

Takvim denen icadı neden kullanırız? Zamana karşı yarıştığımız hayatta iletişim problemleri yaşamayalım diye! Elimizde her geçen gün sayıları azalan canlı tanıklarımız var. Bu insanların anlattıklarını kayda alıp gelecek nesillere aktaramazsak biz zaten yok oluruz. Büyüklerimizin baskıcı Sovyetler Birliği rejimine rağmen asimile olmamasının nedeni de bu değil midir? Bir önceki kuşaktan aldıkları bilgiler neticesinde yaşamlarını sürdürmeleri onların benliğini yitirmemesine neden olmuştur. Kavram karmaşasına dönüştürülen bir sürgün tarihi 15-20 yıl sonra ne hale gelir? Biz gelecek nesillere kavram karmaşasının esiri olmuş bir sürgün tarihi bırakırsak onlar nasıl düşünce içerisinde olur? Hiç düşündünüz mü bu tür sorunları? Kasım 1944 Sürgünü, 1944 Sürgünü gibi kavramsal karmaşa yaratan ifadeler gelecek nesillerimizin buhranlı bir sürgün ile tanışmasına neden olacaktır. Sonrası ise daha korkunç olaylara tanıklık edecektir. Bugün günümüzde 1000 yıl öncesine ait yazılar titizlikle araştırılıp geçmişe dair ufacık bilgi kırıntıları değerlendirilirken bazı insanlar “çok mu önemli tarih” gibi boş sorularla ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. Evet kardeşim önemli! Temelini atmadığın evi gökyüzüne karşı dikemezsin. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve benzeri kuruluşlarda sürgüne dair kendini ifade ederken ne diyeceksin? (2) Var olan haklarını nasıl geri isteyeceksin? Tarihi belli olmayan bir sürgün ile hak talep edebilecek misin?

Şimdi bu son sorudan sonra “o zaman 15 Kasım 1944 diyelim ne fark eder?” diyecek insanlar olabilir. İçinden kendi kendine bu soruyu soracak olan insanlar yukarıda ki “15 Kasım Mantığı” alt başlıklı yazıyı okusunlar. Yok bu soruyu sormuyorsanız aşağıda ki paragraftan yazıyı okumaya devam edebilirsiniz.
 

14 Kasım gerçeğini bile bile susmayı tercih edenler

Aslında bu tür insanlar en tehlikelisidir. Hatta bu tür hastalığa yakalanmış insanlar yarın sizi en ufak zorlukta yarı yolda bırakacak insanlardır. Bunun iki nedeni vardır: İfade problemi ve bana dokunmayan yılan bir yaşasın mantığı.

İfade problemi yaşayan insan kararsızdır, korkaktır. Sorumluluk alması gereken yerde sorumsuzca davranandır. Doğru bildiği şeyi bile ifade edemeyen insanlar yaşam boyu her mücadeleyi kayıpla kapatacak insanlardır.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı ise tam bir namertlik örneğidir. Tabiri caizse “tecavüzcüsüne aşık olmuş bir zihniyetin” yaşanmış onca drama ve var olan gerçeklere rağmen milletimizin bataklığa sürüklenmesine göz yumandır.
 
15 Kasım Sürgün olduğunu söyleyen Ahıska Türkleri’ne ne demeli?
Sürgünün canlı tanığı olan Ahıskalı büyüklerimizin hatıralarında “15 Kasım” ifadesine rastlamanız mümkündür. Bu büyüklerimize ait var olan bazı kayıtlarda, yazılarda “15 Kasım” ifade edilmiştir. Her insan kendi yaşadığını anlattığı için kavramsal olarak farklı tarih veya ifadeler yer alır o günün canlı tanıklarının hatıralarında. Bu bir gerçektir. Sonuç olarak Ahıskalıların sürgüne gönderilmesi bir gün içerisinde gerçekleşmesi mümkün bir olay değildir. Lakin arada ince bir çizgi vardır.  15 Kasım ile devam eden günler arasında ayrım yapmak yersiz bir davranış olur. Sonuç sadece 15 Kasım değil devam eden günlerde ecdadımızın acı dolu hatıralarını barından kara günlerimizdir. Unutulmaması gereken olayların, acıların yaşandığı günlerdir.

Ancak bu durumlarda esas alınması gereken bir gerçek vardır. Sürgüne dair hatıralarda geçen ifadeler incelenirse 14 Kasım gerçeği ortaya çıkar. Sürgünün canlı tanığı olan bir çok Ahıskalı büyüğümüz 14 Kasım akşamından bahsetmektedir. Dolayısıyla sembolikleşen bir durum olan sürgün tarihinde ki ifade de bu nedenle 14 Kasım 1944 olarak kayıtlara geçmiştir. Şayet bu konuda tüm kayıtlar dikkate alınacaksa 14 Kasım‘ı görmezden gelmek yanlışa yönelik tarafsal eğilimde bulunmanın net bir örneği olur.

Ahıska Türkleri yıllardır alınlarına sürülen bu kara lekeyi temizlemek için mücadele ediyor. Bizden önceki nesiller bu konuda bir çok mücadele vermiş olsalar da seslerini duyurabilecek bir fırsat bulamadılar. Bizim nesil çok şanslı bu konuda. Çünkü “insan hakları”na yönelik önemin artığı bu yıllarda teknolojinin de gelişmesi bizler için olumlu bir süreci başlatabilir. Eskiden yetkili biri ile görüşmek için gece gündüz Moskova’da meydanlarda beklemek zorundaydı büyüklerimiz. Oysa ki biz bugün Birleşmiş Milletler başta olmak üzere bir çok uluslararası kuruluşa, örgütlere oturduğumuz yerden ulaşabiliyoruz. Gazetelerin bizleri anlatan haberlere kendi sayfalarında yer vermesini beklemek zorunda da değiliz. İnternet denen büyülü dünyada Ahıska Türkleri olarak kendimizi ifade edebiliyoruz. Elimizde ki bu fırsatları doğru bir şekilde kullanabilirsek dedelerimizin alnına sürülmüş bu kara lekeyi temizleyebiliriz. Bunun için yapmamız gereken ilk şey temizliktir. Bizi yanlış ifade eden “sahte” alimlerden, liderlerden, kanaat önderlerinden kurtulmamız gerekir. Bu sahte unvan sahiplerinden kurtulduktan sonra ise milletçe haykırmamız gerekir;
“Yakalım o zaman belgeleri! Öyle bir yakalım ki yıllardır içimizi kavuran hasretten daha büyük bir ateş olsun. Alsın içine bütün yalanları, yanlışları, yanılgıları… Alsın ki yemesin kimse bu tarih salatasını!”
 

Ek Açıklamalar

1 – “Kitabı okumamış insanlar” ifadesi kullanmamın bir nedeni var. Çünkü benim düşünceme göre kitabı okuyan duyarlı insanlar bu konuda bu kadar ısrarcı olmazlar. Zaten kitabı okuyan insanlar Dr. Seyfeddin BUNTÜRK gibi bir uyarıda bulunurlar. Peki nedir bu uyarı? Dr. Seyfeddin BUNTÜRK, Rus-Türk Mücadelesi’nde Ahıska Türkleri isimli kitabında konuyla ilgili önemli tespitlerde bulunmuştur. Kitapta konuyla ilgili uyarıları görebilirsiniz. Kitabın Önsöz kısmında Bugay’ın nasıl taraflı bir yayın yaptığı açık tespitlerle anlatılmaktadır. Ayrıca Dr. BUNTÜRK’ün kitabında yer alan Ahıska Türkleri Sürgünü ile ilgili bölümde Bugay’ın yanlı iddialarına dikkat çekilmiştir. Bugay kendi kitabında Gürcü Tezi’ni (Ahıska Türkleri’nin aslında Türk değil Meshi yani Gürcü olduğunu savunan asılsız görüş) savunmuş ve Dr. BUNTÜRK bu konuya dikkat çekerek uyarıda bulunmuştur.
2 – Kavramsal olarak baktığımız zaman Ahıska Türkleri sürgün edilmemiştir. Ahıska Türkleri’ne soykırım uygulanmıştır. Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu‘nda kabul edilen ve 1951’de yürürlüğe giren “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nde soykırım ifadesinin tanımı yer almaktadır. Söz konusu sözleşmenin 2. maddesi soykırımı “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.” şeklinde tanımlamıştır. Bu tanıma göre gerek Ahıska‘da gerek trenlerde yaşananlar soykırımdır. Lakin bir husus daha vardır. 1956 yılına kadar geçen süreçte soykırım süresine dahil edilmelidir. Yani 3-5 günlük bir olay değildir bu soykırım!

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu